DİL

GÜNÜMÜZDE DÜZCE ADIGELERİNİN YAŞAM BİÇİMLERİ ve DÜNYAYA BAKIŞ AÇILARI
(Gördüğümüz ve Topladığımız Bazı Örneklerle)
Haçemize Mir *

Tanrının takdir ettiği ya da uygun gördüğü biçimde her halkın özgün fiziki görünüşü ve belirgin bir dünyaya bakış açısı vardır. Onun bu doğal dünyası ile birlikte konuştuğu dil de bedenine de ruhuna da sirayet ediyor. Rus bilimadamı Georgi Gaçev buna halkların dünyası (evreni) adını veriyor. (G. D. Gaçev Bilim ve Ulusal Kültür, Rostov-Na-Donu, 2009)

Onun gibi Kafkasya’da Adıge halkının (Çerkeslerin) dünyası (vatanı) oldu. Bu da onun insan yapısını, dünyaya bakışını ve yaşam biçimini etkiledi.

Halkın yaşama biçimini, dünyaya bakış açısını nasıl ortaya çıkaracağız?

Her halk, kendini tanımada her zaman kendi aklını ve eğitimi kullandı. Günümüzde de yukarıdaki soru daha büyük olarak karşımıza çıkıyor. Niçin derseniz dünyanın problemi olan küreselleşmenin etkilerinin genişlemesi her halk için ürkütücü, özellikle küçük halklar için. Dünyaya dağıtılmış durumda olan Adıgeler için bu daha da korkunç.

Adıge halkının tarihi içinde yer alan, Rus-Kafkas savaşları sonrası oluşan ve “bir nehir gibi” akan sürgünün getirdiği acılar, felaketler sonucu deniz ötesi topraklara başka ülkelere (diasporaya) düşen Adıgelerden olup Düzce’ye yerleşenlerin yaşayış biçimlerini nasıl olduğunu bu küçük çalışmada ortaya koymak istiyoruz. Karşılaşıp konuştuğumuz insanlardan edindiğimiz bazı örnekleri burada ele alacağız.

Düzce’de bulunduğum süre ikinci yıla girmiş bulunuyor. Öncelikle belirtmek gerekir ki Adıge olarak burada yaşayanların çoğu Şapsığ boyundan olup Anavatandaki Şapsığ’lardan gerek fiziki görünüm olarak, gerek davranış bicimi olarak ve gerekse dil olarak çok farklı değiller. Gerçek şu ki 150 yıllık süreç içinde pek çok değişimler de oldu. Şimdi bunları ortaya çıkarmayı kendimize görev olarak kabul ettik. Aynı zamanda belirtmek istiyoruz ki önümüzde duran bu soruların cevaplarını yeteri kadar verebileceğimiz düşüncesinde değiliz ve ondan da çok uzağız.

  1. Kafkas sözcüğünün anlamı benim düşünceme göre (etimoloji alanında çalışanlar beni bağışlasın) Adıgece söyleyecek olursak “Koğu-kos” – kuytu bir yerin arkasında oturan – anlamını taşıdığını sanıyorum. Kafkasya’daki her halk kendi köşesini tutuyor, birbirleriyle temas etmiyor gibi görünseler de benzer karakterlere sahipler.
     
    Dağların içimize yerleştirdiği sağlam irade ve kararlılık ile yüksek cesareti ele alalım. Kafkasya sert, sağlam, güzel ve ışıl ışıl. Onu elmasa benzetiyorlar. Kafkas dillerindeki baskın sesler, insanın aklına kartalın süzülürken çıkardığı sesleri de getiriyor. Fiziki görünüşleriyle de dağlarla yarışıyorlar. Adıgelerde şöyle bir söz var: “Dimdik duruyor-yenmesi güç”. Bu sert ve dayanıklı olmanın ölçüsüdür. Adıgelerin ilk sorduğu soru olan “sıde vuşıt?’’ (nasılsın ?)derken bu söz aynı zamanda “niye dikiliyorsun?- (dik duruyorsun)” anlamına da gelir. Anavatanı ele alsan da Düzce’yi de (Adıgeleri) ele alsan da (aynı söz kullanılır). Bu söz insanın ruh yapısını, sağlam olarak ayakta dimdik durduğunu, (eğilmez) yüksek bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Güzelliğin ölçüsü de yüksekliktir. Güzel olan – uzun boyludur, incedir, beden yapısı da etrafını çeviren dağlar gibidir. Giyim-kuşamı da ona benzer: uzun kalpak, yüksek nalınlar, eğerlenmiş at, parmak uçlarıyla dans… sanki göklere uzanıyor. Ölçü olarak kullandıkları da gökyüzü: küçük bir çocuğu havaya kaldırdıklarında “büyük, çok büyük, göklere erişecek kadar Tanrı seni büyütsün” derler. Fakat gökyüzünü aşmak uygun görülmez, benimsenmez: “başı göğe erişti veya geçmeye çalışıyor” algısı kötüdür. Ölçüleri bu.
  2. Dağların belirlediği ve sınırlarını çizdiği toprakları aşmayı Adıgeler sevmezlerdi. Başka topraklara göç etmek akıllarına gelmezdi. 101 yıl süren savaşı da sürdürmelerinin nedeni de budur. Düzce’deki Adıgeler, vatanlarını terk ettiklerinde birçok ağıtı da beraberlerinde getirdiler. Düzce’ye bağlı bir köy olan Haçemziye’de (Köprübaşı Ömer Efendi Köyü) yaşayan Datıhujların kızı Çıramko’ların gelini Mahmure, genç bir gelin iken, kayınvalidesinin Anavatandan getirilen bir ağıtı söyleyerek ağladığını hatırlıyor. “Ben de onlarla birlikte ağlıyordum” diyor. Sonra “gelini de ağlattık” diyerek ağıt söylemeyi kestiklerini anlatıyor.
     
    Dağlarından çok uzakta olan bir yer –o çok kötü bir yer (Sibirya). “Allah seni Sibirya’ya göndersin” demek en kötü beddua idi. Anavatanı terk edenlerin dilinde bu söz hala var: “Sibirya’ya gönderilesin”. Düzce’de yaşayanlar da bunu söylüyor.
     
    Adıgelerin çoğunluğu Kafkasya’yı terk etmek zorunda bırakıldığında yeni bir yaşam yeri seçerlerken aradıkları husus dağlık, ormanlık ve sulak arazilerdi. Düzce’deki yerleşim yerleri de bunu gösteriyor. Haşin dağlar ve yumuşak ormanlar iç içe. Cesur yürek, yumuşak ruh Adıgelerin vasıflarındandır. Dilde de sertlik ve yumuşaklık karşılaşıyor. Türkçe ile Adıgeceyi karşılaştırırsak; Türkçede yumuşak sesler daha baskın. Bu dilin etkileri Düzce’deki Adıgelerin dilini de etkilemiştir. Sesleri daha yumuşak biçimde çıkarıyorlar. Adıgecenin sert seslerini yakın zamanlarda doğanlar söyleyemiyorlar. Fakat yaşları ilerlemiş olanlar ise bu sert sesleri oldukça iyi bir şekilde çıkarıyorlar. Bunun anlamı Türkçe’nin daha baskın olmaya başladığıdır ve aynı zamanda gençlerin Adıgeceyi kullanmayıp Türkçeyi tercih etmelerinin göstergesidir.
  3. Bir halkın yaşam biçimini ortaya koyan en anlamlı göstergelerden biri de dildir. İnsanın düşünce biçimini belirleyen büyük bir güçtür. Aynı zamanda yaşamın, ilişkilerinin ve kültürünün de anahtarıdır.
     
    Rus bilimadamı C. A. Starotin’e göre en etkili silahların en eskisi ve en etkilisi dildir. Atom bombası bile değildir. Dil ile bir halk yaşamını sürdürür. Dilin önemi Anavatanda da belirtilir: “Dil bir halkın canıdır”. Düzce’de: “İnsanı yaşatan kalptir, halkı yaşatan dildir” sözünü ilk defa duyduk. Buna ilişkin bir örnek: 150 yıldır Anavatan dışında yaşayan Adıgelerin unutmadıklarından biri de yer adlarıdır. Düzce’de duyduklarımızdan olup Abzah boyundan olan birinin düzgün bir söyleyiş biçimiyle ifade ettiği: “Farze gibi süt değil, araba tekerleği gibi peynir değil- yiyeceğine dikkat et” buna örnektir. Bu sözün muhatabı olan çocuk, Farze ırmağının varlığından habersizdi. Fakat bu sözü hatırlayan biri bize anlattı. Farze ırmağı Adıgey’de benim doğduğum yerdedir. Şimdi yine Düzce’de söylenen bir örnek daha: “Geyiği şişirdim, yılanı üzdüm, yılanla kurbağayı birbirinden ayırdım…”. Anavatanda oturan Şapsığların buna benzer söyledikleri örümcek içindir: “Seni üzmek için geldim, seni şişirmek için geldim…”. Üzmek-şişirmek sözcükleri her iki örnekte benzer biçimde yer alıyor. Bunların ortaya koyduğu husus, Adıge söyleniş biçiminin dilin kendi söyleniş biçimine uygun olarak bir yerde durmadığı, çalıştığıdır. Kazanılanlar da oldu, kaybedilenler de oldu.
     
    Adıge halkının dünyayı anlama biçimini yansıtan örneklerinden biri de kendi destanıdır. Bu anlamda Nart Destanı’nı hatırlayanlarla da karşılaştık.
  4. Düzce’deki Adıgelerden duyduğumuz söylence ve atasözlerinden olup ta Adıgey’de duyduklarımız da vardı, duymadıklarımız da. Sözgelimi, insanlık ölçütü olarak “cesaret-mertlik” Adıgelerin yaşam biçimini anlatan hususlardan biridir: “çok mert”, ”cesur ol”, “mertliğin peşinde ol”, ”ölmenin de mert (cesur) bir tarafı vardır”, “mertlik-cesaret bölüşülmeyen bir haktır” gibi pek çok söz söylenir.
     
    Hiç duymadığım ve aşağıda belirteceğim bir hikâye bana anlatıldı: Bir kız ile bir delikanlı birbirlerini seviyor ve beğeniyorlardı. Evlenmek için kaçtılar. Saklanmak gerekince bir mağaraya sığındılar. Mağarada büyük bir yılanın olduğu ortaya çıktı. Kızı yutmak için saldırdı. Kız iki eliyle yılan tarafından yutulmasını engelleyerek delikanlıya seslendi: “Kamayı elime ver de bu yılanı öldüreyim” dedi. Fakat delikanlı korktu mu korkmadı mı bilinmez, kamayı kıza veremedi. Birkaç kez kızın başı yılanın ağzına girip-çıktı. Kamayı alamayınca kız bağırdı: “Benim evlenmek için beraber yola çıktığım insanın mertliği, cesareti, kahramanlığı bu kadarmış” diyerek ellerini indirdi ve kendini yılana yutturdu.
     
    İnsanlık, Adıgelik, mertlik, dayanıklılık birlikte ele alınır: “İnsanlık/ Adıgelik/ mertlik-cesaret/ dayanıklılık vasıflarını taşıyor”, “insanlık ile Adıgelik vasıflarını taşımak güç…” benzer sözler dilimizde çokça var. Halkın anladığı ve benimsediği biçimiyle ne zaman bu tür akla dayalı sonuçlara vardılar? Söylemesi zor. Fakat nerede yaşarsa yaşasınlar Adıgelerin genetiğinde bugüne kadar var ola geldi. Düzce Adıgeleri de bundan kaçınmıyorlar.
  5. Nasip-kısmet ile aklın birlikte olması gerektiği Adıge düşüncesinde yer alır. Buna ilişkin olarak şöyle derler: “Akılsız-Nasipsiz” veya “Nasip-kısmeti var fakat (onu değerlendirecek) aklı yok”. Fakat nasip-kısmetin Tanrı işi olduğunu da belirtirler. “Meryem-Nasip-Kısmet’in kaynağı…” Bu eski atasözünü Düzce’de de duyduk, insanın iyi şeylere sahip ve kısmetli olması, aynı zamanda onu çevreleyen faktörlere de bağlı olduğunu belirtmesi, Adıgelerin yaşam biçiminin göstergelerindendir. “İyi veya iyi değil (kötü)” demeleri adettendir. O da ne demek diye sorgulamazlar. Sözgelimi değişik cins ağaçlar için de “iyi-iyi değil” derler. Meşe ağacı iyi ağaçtır, aydınlıktır, uğurludur. Buna benzer ağaçların isimleri de günümüze ulaştı ve korundu. Akdiken ağacı da onun gibidir. Eskiden bebeklerin beşiğini Akdiken ağacından yaptıklarını anavatandaki yazılı kaynaklarda gördük, yaşamda da rastladık. Anneannemin ailesinde doğan bebekler bu beşikte uyudular ve halende bu beşikleri kullanıyorlar. Akçaağacından kesilmiş yedi dal ile Adıgelerin yeni yılı karşılama hususu üzerinde konuşurken Düzce’de de bu ağaca değer verildiğini öğrendik; kökünden kesmeyi ve dallarını budamayı sevmiyorlar. Öküz arabasının bazı parçalarını da bu ağaçtan yapıyorlardı.
     
    Adıgeler elma-armut ağaçlarını bahçelerine mutlaka dikerlerdi. Göç ettiklerinde de bu uygulamayı bırakmadılar. Düzce’de gördüklerimiz de bunları doğruluyor.
  6. Düzce’de yaşayan Adıgelerin dünyaya bakış açılarını ve yaşam biçimlerini pek çok şey etkiliyor. Büyük bir güçle Adıgeleri birbirine bağlayan dedelerinin geldikleri topraklara duydukları sevgidir. 85 yaşında yaşlı bir nine anlatıyor: “Nine, nine, Çerkezistan’da yaşarken babanızın nasıl çilek topladığını anlatsana! – dediğimizde hasta olan babannem iyileşiyordu.” Vatan sevgisi dünyada yaşayan bütün Adıgeleri birbirine bağlıyor. Şimdi de bir hikâye: “Sürgün zamanında iki kız kardeşi birbirinden ayırdılar. Biri Anavatanda kalıyor, öbürünü de yurtdışına sürüyorlardı. Birbirlerine söz verdiler, yeni ay girince koyunun leğen kemiğinin deliğinden ay’a bakarak bakışlarının kesişeceğini belirterek, kartalın av sahası olan gökyüzü ve yeni giren ay bizim kavuşma yerimiz olsun” dediler. Buna ilişkin bir hikâye de Düzce’de bana anlattılar. Ancak bu sözün bir bölümünü belirttiler: “Yeni giren ay bizim kavuşma yerimiz olsun”. Yukarıda sözü edilen bu kemiği öğrencilere göstermek için Anavatandan getirdim. Burada da duyduğumuz bu söz, düşünce ile sözcüklerin birbirine kuvvetlice bağlı olduğunun delilidir. Bu düşünce biçiminden kaynaklanan fakat biraz farklılaşan söyleyiş biçimlerini de çokça duyduk: “Düşün de konuş, bakın da otur”. Bu söz anavatanda daha çok duyulur. Düzce’de de: “Kalbinden önce konuşmana öncelik verme”, veya “Kalbinde varsa kafan çalışır, kafan çalışırsa ağız konuşur” sözleri söylenir.
     
    Adıge geleneklerinin uygulanmasında da bir eksiklik yok. Misafiri ağırlarken gösterdikleri özen bunun kanıtıdır. Adıgeler “Misafir Tanrı’nın elçisidir” dediler. Dilbilim dalıyla ilgili olarak Ürdün’e gittiğimizde 80 yaşındaki Mecacıko Şapsığ İndiris, bastonuna dayanmış, ayakta dimdik durarak bizi karşılamıştı. Düzce’ye de geldiğimizde de bizi aynı şekilde karşıladılar.
  7. Sonuç olarak temel bir düşünceyi belirtmek istiyorum. Adıgeler dünyadaki çok eski (antik) halklardan biridir (Adıgeleri dünyada dördüncü sıraya koyuyorlar). Dünya’ya dağıtılmış olsalar da, şimdiye kadar çok şeyler yaşamış olsalar da, kendilerini diğer halklardan ayıran yaşam biçimini ellerinden geldiği kadar korudular. Türkiye’nin bir yerinde, Düzce’de yaşayan Adıgeler de dünyaya bakış açılarını ve yaşam biçimlerini korudular. Onları şimdi de tanımak mümkün.
     
    Dilleri canlıydı. Anavatanda duymadığımız pek çok şeyi burada duyduk, şunlar gibi: “Ye-o-oy Neğoy Şumaf, seni böyle görmektense ölseydin daha iyiydi” ya da “Ne? Sana dil mi yedirdiler? (dilini mi yuttun?)”, veya “Yuvayı kuran dişi kuş” ve benzerleri. Fakat dilde de yaşamlarında da değişimler olmamış değil. Zaman ve değişim bizi birbirimizden uzaklaştırıyor. Günümüzde bu işi ortak akılla ve bilimsel yöntemlerle ele almazsak, yukarıda sözünü ettiğimiz, her şeyi birbirine benzeten, benzeştiren küreselleşmenin etkisi ve korkusu hepimizi ve her yerdeki Adıgeleri saracaktır. Kopmuş olan bağları tekrar birbirine bağlamanın zamanı gelmiştir ve önümüzde duran en önemli iş de dilimizle ilgilidir. Dil, halkımızı tekrar birbirine bağlayacak ve kavuşturacaktır.
     
    Düzce üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi’nde açılan bölümde (Kafkas Dilleri ve Kültürleri Bölümü, Çerkez Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı) Adıge dilinin öğretilmesinin anlamı çok büyüktür. Ayrıca Düzce’de yaşayanlardan memnunuz ve onlara güveniyoruz.

Anlatanlar

  • Açumıj (Çetav) Sas. Haşukokohable’de yaşıyor, 75 yaşında.
  • Açumıj Bariat. Haşukokohable’de yaşıyor, 65 yaşında.
  • Çıramko (Datıhuj) Mahmure. Haçemziye’de yaşıyor. 88 yaşında.
  • Beçmıko Zübeyde. Hacemıkohable’de doğdu. 80 yaşında.
  • Psınegu- Huşt Kıymet. Karaçalık’ta doğdu. 85 yaşında.
  • Psınegu- Kıtıj Makbule. Karaçalık’ta doğdu. 82 yaşında.
  • Hatko (Kube) Sabiha. Haçemziye’de doğdu. 82 yaşında.